12 Kasım 2009 Perşembe

NİHAYET

DİĞER YAZILARIM İÇİN TIKLAYINIZ.
(yaşayanların dünyasından yazılar)

RESİMLİ PROGRAM AÇIKLAMLARI İÇİN TIKLAYINIZ
(resimli program açıklamaları)

WEB TASARIM DENEYİMLERİM İÇİN TIKLAYINIZ.
(hayat harekettir)

10 Eylül 2009 Perşembe

sayfa - 48



Türkler eskiden,Osmanlı İmparatorluğunun ilk yıllarına kadar,bu saygı unutulana kadar bir saatte beş on kelime konuşmaya hakları vardı. Fazla konuşana ceza. Hatta atlarının nallarının altlarına deri parçaları koyarak çıkacak olan sesleri kısmaya çalışırlarmış. Bunda dünyevi olarak savaş sanatı,uhrevi olarak insanları korkutmama,etrafa saygı,kendine saygı,nefsine saygı,kul hakkı vs. denebilir.

Reis'te bunları çok iyi bildiğinden ve gördüğü rüyadan hala sıyrılamamış olarak yola sessizce,garip bir ruh haliyle devam ediyordu. Yeri kaygan olan merdivenden yukarı doğru çıkıyorlardı. Fener ışığı arkasından geldiğinden bastığı yeri tam göremiyordu. Birkaç defa kayma tehlikesi atlattı. Sonunda yukarıya vardılar. Aylardır gün ışığı görmeyen un gibi beyaz yüzüne taze hava rüzgarı çarptı. Öksürmeye başladı. Zira ciğerleri böle temiz havaya alışkanlığını kaybetmişti.

“çok şanslısın.” dedi topal. ”şu ana kadar dümencilerden kimse kaptanla görüşemedi. Sizin gibi sefiller onu zaten göremezdi. Hem zaten layık değilsiniz ki” bunları duyan ama padişahın bile karşısında isifini bozmayan Reis'in dudakları tebessüm etti. Boş düşünceler,boş sözler.

"hayatım roman benim" diyorsan koy internete okuyalım

herkes der ki hayatım yazsam kitap olur. yaz o zaman seni alı koyan ne koy buraya okuyalım.cesaretin varmı ? olmalıda ilerle korkma...

bak ben yazdım gibi vede yayınlıyorum yap yorumunu...

kitap yazıyorum . blogspot . com
a gel siteni ver kitabını okuyalım yorum yapalım...

9 Eylül 2009 Çarşamba

sayfa - 47



“her şeyin hayırlısı” diyerek kesip attı. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. yüzü gülüyordu. Ama kalbi ürperiyordu. İşte müslümanlardaki bu duygular nedeniyle müslüman olmamışmıydı ? İşte şimdi tam müslüman olduğunu hissediyor,işte şimdi onların nasıl huzurlu ve mutlu olduklarını anlayabiliyordu. Ve işte şimdi “Reis'e ne olursa olsun oda benim gibi Allah'a inanıyorsa sorun yok” diyerek içine gelen iman lezzeti ve iman kuvvetiyle gidecekleri son noktaya doğru daha hızlı gidebilmek için dümene asıldı.

“vira bismillah”

***

sayfa - 46



“aç kapıyı”dedi. Reis kapıyı iterken eli kayıyordu. “kapı bile yosun tutmuş”diye düşündü. böyle kaptanın yanına kadar düşünceler düşünceleri kovaladı.

Bu arada topalda belirlediği o yüzlere bakarken dudağını ağzının içine doğru bükmüş sapsarı iğrenç dişlerini arapsaçına dönmüş sakalının arasından gösterirken başını imalı imalı sallıyordu. Gözlerinden adeta alev fışkıracaktı. Elindeki fenerde sallanırken diğer fenerlerle karışarak gözleri kamaştırıyordu. Kapı kapandı ve arkadan bakan gözler kapıdan başka birşeyi göremediler. Başlarını eğerek işlerine döndüler. Malum işini doğru yapınca kimse birşey demezdi.

Erkam,merak ve korkuyla kapıya bir süre daha bakmaya devam etti. Aklından binbir türlü düşünceler geçiyordu.

sayfa - 45



“ulan köpek. Kapıyı vurdum vurdum ne diye açtırtmıyorsun.” elindeki fener ortalığı aydınlattığı gibi. Reis'inde gözlerini alıyordu. Gözlerini kırpıştırırken ayaklarınıda ovuyordu. Topal tahta ayağıyla bir fareye vurmaya çalıştı ama kapıya tutunmasaydı az daha tepetaklak. Bu onun sinirlerinin büsbütün arttırdı. Dümencileride gülümsetmişti. Aniden arkasına dönerek kapının eşiğinden loş ışık altında gülenleri tespit etmeye başladı:

“sen,sen,sen. şu herifçioğlunu kaptana götüreyimde sizinle hesaplaşacağız”dedi. hışımla arkasına dönerek:

“sen daha ayağa kalkmadın mı ? Sana kalk demedim mi?”derken elindeki feneri sallandırıyor,gölgeler etrafı geziyordu. Saç sakal iyice karışmış,canavarvari gözlerle ona bakıyordu.

“hayır söylemedin” diye düşünürken Reis ayağa kalktı. ayakları hala sızlıyordu. Topal onun koluna girerek kapıya doğru çekti. Çevik hareketle içeri,dümencilerin arasındaki boşluğa savurdu. Reis büyük adımlarla ileriye doğru savruldu ama düşmedi. bunada sinirlendi ama kaptan bekliyordu. “yürü” diyerek onu itti. Reis'in arkasından kapıya doğru ilerledi.

sayfa - 44



“Peygamber Efendimiz buradayken böyle saygısızlık edilmez” dedi. Hz. Peygamber gülerek onun yanaklarına hafifçe vurdu. Piri Reis'e bakarak:

“Sakın” dedi ”sakın duandan ve sabrından vazgeçeyim deme. Bilesinki Allahu Teala bir insanı sınava çektiğinde bundan onun ailesi,çevresi hatta devleti,dünya bile hissesini alır. Kişi sınavda olduğundan,bu musibetten dolayı kötü bir şey yaparsa bundan hepsi bir karşılık görür. Diğer taraftan sabırla karşılar,ona iyilik işlerse hakeza diğerleride bundan bir karşılık görür. Sen sabır ettiğinden dolayı Allah indinde mevkin arttırıldı ve bu dünyada eski görevinide kapsayan dahada önemli görevin yeni başlayacak. Bu kadar inzivaya çekildiğin yeter. Allah senin vasıtanla,zalimlerin zalimlikleriyle inim inim inleyen insanların kısasını alacaktır.” derken onunda yanağını okşadı. Başı öne eğilmiş tevazu ile O'nu dinliyordu.

“Çaat” diye kapıyı omuzlayıp,kıran topal burnundan aldığı sık nefeslerle ona dik dik bakıyordu. Birden Reisin ayakları ağrımaya başladı. Bedeni deminki rüyanın etkisiyle hala tir tirdi. Fareler viyaklaya viyakla kaçışmaya başladı.

sayfa - 43



birkaç gün geçti geçmedi. Yağlanmış olan kapı fısıltıyla açıldı. Tık tıkla insan ayak seslerinin karışık olduğu sesler geldi. Bütün gözler topalı takip ediyordu.

Bütün bu olanlara rağmen Piri Reis kamarada uzanmış yatıyordu. Eski dostlarından fareler ortalıkta dolaşıyor rızkılarını arıyorlardı. Ama biliyorsunuzki dost istersen Allah yeter. Ama nafile dolaşıyor. Verilen yiyecekler forsaları bile zor doyuruyor. Bazen fareler o kadar aç kalıyordu ki çekinmeden insanlara bile saldırıyorlardı. Kimisi daha da yaklaşmış,Piri Reisin üzerinde dolaşıyor orasını burasını koklayarak elbiselerini karıştırıyordu.

Reis dünyadan haberi yok hafif ölüme benzetilen uykudaki rüyasında batan gemisinin içerisinden İstanbul sahillerine indi. bindiği kar beyazı atıyla fırtına gibi Topkapı Sarayına girmişti. atından eski türk süvarileri gibi çevik bir hareketle indi. kapıda onu bekleyen Hz. Muhammed (sav) ve yanında elpençe divan duran Kanuni Sultan Süleyman tarafından karşılandı. Hemen Hz. Muhammed (sav)in ellerini öptü. Kanuni ye yaklaştı ama o öptürmedi:

sayfa - 42



“kusura bakmayın. Sizi kandırmak gibi oldu ama biliyorsunuz zorla.”elleri önünde bağlı. omuzları çöküktü. ayağa kalktı yine o garip bakışla Reise baktıktan sonnra kapıya yürüdü.sanki onu bekleyen topal kapıyı açtı. çaat diye kapattı. ve sessizlik. Herkes Piri Reis'e bakıyor ama o kimseye bakmıyor işine devam ediyor ağzını oynatarak birşeyler tekrarladığını belli ediyordu.

***

sayfa - 41



“bunu bende sordum. neden. çünkü sen diğer kaptanlardan çok farklıymışsın. bu ispiyoncu topal herbiriniz için rapor tutup kaptana veriyormuş. en başada seni koyuyor ”buna dikkat” diyormuş. kaptanda seni merak etmiş. senin bir vezir yada bir şehzade olmanı umuyor. böylece ağırlığınca altın isteyecekmiş yada imtiyazlar” reis sus işareti yaptı:

“onlara söyle. ben ne bir vezir yada herhangi birşeyim. vaktiyle kıdemli bir Osmanlı subayıydım o kadar. Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman tarafından bu melun gemi hakkında bilgiler toplamak için yollanmıştım. ama yakalandım. başkada birşey yok.”dedi. David bu dinlediklerine içten içe çok sevinmekle beraber,eğik başının altından şeytanca vede masumca karışık bir bakışla Reise bakıyordu. başını tamam bunları kaptana ileteceğim gibi salladı.

sayfa - 40



“ne zaman”diye sordu. eski John yeni Erkam. ”yakın zamanda bir gemiye saldırmadık ki” herkes pür dikkat şişkoya bakıyordu. Piri Reis:

“ee..söyle bakalım David. hangi sularda yakalandın”

“Cebelitarık'ta. gemi şimdi Amelika denen yeni kıtaya doğru gidiyor. burada bir kralın adasına gidecekmişiz” rolünü çok iyi oynuyordu. Yahudi,mecbur bırakılan bir adamı canlandırıyordu. Reis bu ayrıntılı bilgileri duyup artık kararında emin olduktan sonra sert ve dik dik ona baktı:

“yaklaş” dedi eliylede çağırıyordu. “anlaşılan benim için gönderilmişsin. sor soracağını”. benzi atan David. bu kadar erken beklemiyordu. güya,epey uğraşacaktı. söylemezse işkenceler altında bülbül gibi konuşacaktı. ama...titreyerek kulağına yaklaştı:

“ailemi zorla alıkoydular. senin kim olduğunu,sana zarar vermeden öğrenmek için beni yolladı” dedi. şaşıran kaptan:

“neden ?”

sayfa - 39



“ha ha ya alın size kahkaha. demedimmi size akıllı olun diye. o kadar” diyerek aceleyle çıktı. sanki siz rahat rahat konuşun gibi. bir ara Yahudiylede göz göze gelmişlerdi.

Herkes acıyla inliyor,ama işlerini bırakmıyorlardı. çünkü buda bir şükürdü. daha önce ne kırbaçlı forsabaşıları görmüşlerdi. bu tembel onların yanında adeta bir melek.

Bunlar olurken yerinde oturan Yahudi gözleriyle direkt olarak Piri Reise bakıyordu. sanki ilk konuşmayı ondan bekliyordu. Reis tekrar etraflıca bir düşündü. bunda bir bit yeniği vardı ama bundan daha kötü ne olacaktı ki. ya ölüm,ya işkence. herşeyin hayırlısı. Yasin kaptan hiçbirşey olmamış gibi söze başladı:

“anlat bakalım .... yahu senin adın neydi?”dedi sol yukarı bakarken.

“David” dedi ürkek ve mahçup bir edayla ”bende bir kaptanım. benide yakalayıp aldılar. Ayrıca gemimide yaktılar”

sayfa - 38



“merak etme sen. şimdi gelmez. biz işimizi düzgün yaptığımız sürece bize fazla karışmaz”diyorken o oturuyordu ve oturdu. her taraf küf kokuyor ve nemliydi. bunu o bile fark etti.

“bende Müslüman olmak istiyorum”diye şok bir kelime söyledi. herkes afalladı. Piri Reis kaşlarını hafifçe çattı. birşeylerden şüphelendi. ama neden ? Yahudi korkuyla irkildi. hafif gülümsemeli bir sesle:

“şey...yani..beni buraya getiren topal. seni Müslümanların arasına atacağım. onlar seni çiğ çiğ yiyecekler dedide onun için şeyettim. aranıza katılmak istedim” birden ortalık kahkahalarla çınladı. bu çınlamalar topalında kulaklarını çınlattı. elinde kırbacıyla içeri daldı.

“anlaşılan herkes kırbacımı özlemiş” dedi. herkesin sırtını parçalamaya hazırlanan kırbaç gelin gibi havada oynamaya başladı. ama Yahudiye hiç uğramadı. Uğrayacaktı. ama yarı yoldan geri döndü. bu Reis'in dikkatini çekmişti. topal zorla gülerek:

sayfa - 37



Kapı yine gıcırtılarla açıldı. iğrenç koku yine dışarı aktı. kafasında üçgen şapkası,üstünde parlak şık elbiselerle içeri giren sahte kaptana herkes acıyarak baktı. onda kendilerini,yakılan gemil­erini,mürettebatlarını hatta denizi bile gördüler. anlaşılan o da aynı akıbetten geçmişti. topal onu içeri doğru fırlattı. ayağı takılıp tıknaz vücudu içeri doğru yuvarlandı:

“burası senin yeni kümesin. ya alışacaksın,yada ben seni bir güzel alıştıracağım. o kadar”arkasını dönerek kahkahalarla uzaklaşıyordu. kapıyı güm diye kapattı. Kahkahakarı kapı arkasından az da olsa geliyordu.

“ah suratım”diye yerden kalktı. sırtından gelen bir tepkiyle öksürdü. kokuya o da alışacaktı. sanki ilk defa bu gemiye gelmiş gibi etrafına bakındı. ürkek bir sesle:

“merhaba arkadaşlar”

“hoşgeldin kardeş,geçmiş olsun. olduğun yere oturda dinlen”dediler. bunu duyunca arkaya,kapıya baktı. ya topal gelirse gibisinden. Reis:

sayfa - 36



Lostromo eliyle ağzını tutmuş gülmemek için kendini zor tutuyordu. David yine yerlere kadar eğilip kaptanı selamlıyor,lostromonun yanına yaklaşıyordu. başını eğerek ona selam verdi. hain bir gülüşle:

“buyrunuz haşmetpahımın muhterem veziriazamı. benden bir isteğinizmi vardı.”lostromo alaycı bir gülümsemeyle:

“domuz herif. parayı gördün ya beni bile vezir yaptın“dedi. David kırılmış gibi bir bakış attı.

“al şu kağıdı oku. başarırsan sana on kese daha verilecek” derdemez,David kaplan gibi atılıp kağıdı yakaladı. neredeyse adamı devirecekti. patlayacak gözlerle açtı,okudu:

“eee. bu kadarcıkmı ?” diye başını yan çevirip alaylı alaylı tebessüm etti. kafası atan lostromo:

“yıkıl karşımdan köpek” diye bağırdı. David,bir adım geri çekilerek kaçmaya başladı. arkasından gelen tekmede boşa gitmişti.

***

sayfa - 35





Böyle birkaç olay kaptan Joseph ve lostromosunu bayağı bir işkillendirmişti. bu adam kimdi? nereden geliyordu? rütbesi neydi? Değerlimiydi? ünlümüydü? Diyerek bunlar uzayıp gidiyordu. Dayanamadı. David'i çağırttı.

Bu Yahudi,tıknaz,hain İspanyolun tekiydi. geminin muhasebe işlerine bakıyordu. çağrıldığını duyar duymaz “ya yakalandım yada zekamı istiyorla”r diye düşünürken yarı sevinç yarı korku içinde kaptana koştu. Hem zekiydi vede hırsızdı. muhasebecilikten pekte zengin olmuştu.

“buyrun haşmetpahım,emredin sultanım. benimi buyurdunuz.”diyerek iltifattan hoşlanan kaptanın önünde yerlere kadar eğildi. neredeyse kafasını yere çarpacaktı. kibirli kaptan çeşitli hayvan kafalarının işlendiği,altın kaplamalı,kırmızı kadife kaplı taht üzerinde hani köpekler arka ayakları üstünde durduklarında ön ayakları nasıl duruyorsa kaptanında duruşu aynen böyleydi. elindeki altın kesesini ayakları önündeki leopar derisinden yapılmış halının üstüne attı. Yahudi,hemen üstüne atladı. bir seksen halının üstünde yatan tabiri caizse ayı yavrusunu gören Kaptan Joseph'in gözleri faltaşı gibi açıldı. Yahudi alelacele ayağa kalktı. kaptan eliyle git git işareti yaparken lostromoyu işaret ediyordu.

sayfa - 34



“eşşek kadar adam olmuşsunuz hala ağlıyorsunuz. yuh be. birde kaptanım diye geçiniyordunuz.”sert şekilde kapıyı suratlarına kapattı. topalın ayağını köpek balıkları yemişti. oraya bacak niyetine tahtadan uzun bir sopa konmuştu. işte bu sopalı bacak uzaklaşırken tıklıyordu.

***

sayfa - 33



“ne olur benide aranıza alın. bende Müslüman olmak istiyorum. bende senin gibi ölümden korkmamak istiyorum.”diyerek ağlamaya devam etti. bu duygu dolu. manalı. samimi sözleri duyan Reis ve odadaki diğer Müslüman esirlerde ağlamaya başladı. ellerini kaldırıp,ağlamaklı bir sesle:

“Allah'ım sana şükürler olsun. ben sadece senin buyurduklarını yapmaya çalışan aciz bir kulunum. Sen kalplerin gerçek sahibisin. hal ve hareketlerimle şu kulunun kalbini yumuşattın ya. binlerce elhamdülillah”dedi,secdeye vardı. hala ağlıyordu. Diğerleride ağlıyodu. hatta bunu gören kalbide İslama ısınan,ama söylemeye çekinmiş birkaç Hristiyan kaptan daha ağlayarak onlarda Müslüman olmak istediler.

Esirlerin dinlendiği odadan gelen sesleri duyarak merakla oraya gelen topal,kapıyı gıcırtıyla açtı. bu manzarayı görünce önce şaşırdı,kendine geldi. kocaman ağzını geriye yaslanarak açtı kahkahayı patlattı.

sayfa - 32



Reis dişlerini sıkıp “ya sabır...ya sabır...”çekiyordu. acılar içinde bir elini ileri uzatarak sapı tutup gıcırtıyla çekti. sonra diğerine. elleri dahil her tarafı acıdan sinirden tir tir titriyordu. titreyen ayakları zincirleride sallayıp,şıngırdatıyordu.“ya sabır...ya sabır...”

iki gün sonra kaptan Joseph verilen su miktarını arttırdı,bu Reis dahil herkesi sevindirmişti.

“Yasin be Allah'ın işine bak. şer sandığımız şeyle rızkımızı arttırdı elhamdülillah” bunu duyar duymaz. genç,yakışıklı Fransız kaptan John hüngür hüngür ağlamaya başladı. Reis ona bakmış şaşırmıştı.

“artık yeter.sizin kadar tevekküllü bir adam daha görmedim. her şeye sabır gösterip katlanıyor. dert etmiyorsun. Allah'ına dua edip herşeyin hayırlısını istiyorsun. ben her an şu kapıdan gelebilecek ölümden korkmama rağmen,sen o kadar ölümü istiyorsun.”diye titrek bir sesle inledi. yüzünü ellerinin arasından çıkarıp kıpkırmızı suratı,yaşla dolu gözlerle Reise bakıp,yalvarırcasına:

sayfa -31



“konuşmakta mı yasak bre”diye cevap verdi.

“evet şimdi yasakladım. burada benim borum öter,ben ne dersem o olur. bundan sonra benden izinsiz kimse konuşmayacak. o kadar” derdemez topal ayağına takılı sopayla Reis'in sırtına vurdu. acının daha bir katmerlesiyle inleyen Reis elindeki kırbacı bıraktı. bunu gören topal kırbacı havada dans ettirerek onun sırtında şaklattı durdu. acıyla kıvranan Reisi bırakıp giderken imalı imalı bağırdı:

“şimdi uslu uslu çalışın bakalım. umarım beni çok iyi anladınız. yoksa ben hep buradayım. Size her zaman anlatabilirim. sizlerde sonsuza kadar buradasınız. tek çıkış var”dedi sustu. ortalık süt liman. kahkahalar arasında “ölüm” diye uzun uzun uludu. ”tek yol ölüm”. gıcırtılar içinde sandalyesine oturdu. sandalyesinde:

“ulan kaptan bozuntuları. siz artık benimsiniz. adam gibi kaptan olsaydınız. benim olmazdınız.” tekrar kahkahayı basıp arkasına yaslandı. göz kapaklarını kapattı. tavşan uykusuna daldı.

sayfa - 30



namazlarını mümkün olduğunca ima ile kılmamaya çalıştı.

“yav. Pirim. şu domuzlara söylesekte suyumuzu artırsalar”dedi Yasin Kaptan. O da,Sicilya adaları tarafında saldırıya uğramıştı. Büyük bir ticaret gemisi varmış. Eşyalarını Tunus'tan İtalya'ya götürüyormuş. boğazındaki derin yara oradan kalmıştı. yaranın kenarları yaşlıların dişsiz ağızları gibi buruşuktu. Piri Reis ona dönerken sırtından azap çekerek,kısık bir sesle:

“haklısın. abdeste,tere,sıcağa suyumuz yetmez oldu gayri”diye ona mukabele etti. aralarındaki bu kısa ve sessiz konuşmayı duyan topal,elindeki kırbacı sallarken:

“benden izinsiz nasıl konuşursunuz.”diyor bir Piri Reis'in bir Yasin kaptanın sırtında şaklatıyordu. bir iki böyle devam etti. bir eliyle kırbacı havada tutan Reis,ona ters ters baktı. kırbacıda çekemeyince topal iyice sinirlendi:

“ulan sen kimsinde bana yan yan bakarsın. yaktım çıranı”diye kükredi sırtındaki ağrılardan dolayı fazla bağıramayan Reis:

sayfa -29



“sonsuza kadar sana kürek çektireceğim”diyen topal forsabaşının kahkahaları arasında şaşırıp kalmıştı.

niye yaşattıklarını bir türlü anlayamamıştı. bunun içinmiydi? hayır,hayır. başka bir açıklaması olmalıydı. çünkü ondan daha genç,daha kuvvetlilerinide pekala bulabilirlerdi. aradan epey bir zaman geçtikten sonra buradaki forsaların tümünün farklı milletlerden gelen kaptanlar olduğunu öğrendi. eskiden beridir burada olanlar,Kaptan Joseph'in batırdığı büyük gemilerin kaptanlarına bu görevi vererek onlarla övündüğünü söylediler. Her kaptan başka bir zaferinin heykeli gibiydi.

“Allah'ım bu ne kibir.”diye şaşırmıştı Piri Reis. elini zikirle diğer düğer dümen sapına attı. buraya ilk düştüğü günlerde:

“Allah'ım senin rızan için çıkmış olduğum keşif yolculuğunda,senin bildiğin nedenlerle buraya düştüm. burada belki yaşarım belkide öldürürler. ama her ne olursa olsun pes etmeyeceğim. bu melunun aslını öğrenmeye gönderilmiştim. şimdi buradayım ve en ince ayrıntısına kadar araştırmaya niyetliyim. başındaki reislerini,nerede konakladıklarını,meskenlerini öğrenebilirim. inşallah bunları bana nasip edersin. yoksa bunlar çok kuvvetli. gemilerimiz bilmedikleri bir düşmana karşı koyamazlar. Allah'ım bana herşeyin hayırlısını ver.”diye dua etmişti ve bunu da uygulamaya kararlıydı. ama nasıl ?

***



sayfa - 28



Denizin dalgaları gemiye vurunca sesini hafiften duyabiliyordu. bazen,saldırdıkları gemi,hayaletin zırhlı duvarlarını parçalayıp,yarıyor. buradan gelen suyu tulumbalarla dışarı atıyorlardı. yani denizi hem duyuyor,hemde tabiri caizse kırk yılda bir dokunabiliyordu. gerçi bunlar denizin aslı değil,parçalarıydı. Olsun. hani sevgilinin saçının teli bile insanı mutlu eder ya,işte bu da oydu:aşk.

Yine sırtını uzatıp eliyle bir dümen koluna asıldı,kendine doğru çekerken yağsızlıktan gıcırdadı. Hayal meyal aklına hayaletteki ilk günleri geliyordu. yıllar önce gözlerini şiddetli acılar içinde açıp,kendine geldiğinde berbat bir koku burnunun direğini kırmıştı. odanın havasızlığı,nemi,sonradan neye yaradığını öğrendiği hayvan derilerinin kokusu,geminin pislik kokusuyla birleşince iğrenç bir koku meydana geliyordu. ama oda her insanda hem iyi hemde kötü bir özellik olan “alışkanlık”özelliğiyle,buna da alışmıştı.

Sağ bacağı ve sağ kolu kırılmıştı. üstünkörü bağlamış,sarılmıştı. bu görünüşünden belliydi. meğer uzman hekimleri ölüp köpek balıklarına yem olunca onun yardımcısına havele edilmişti. dört ay,yüzüne tükürülmesi dışında bir görev verilmemişti. yedi,içti,yattı. ama şükür,zikir,oruçla. yarım yamalak tam iyileşmeden,ağrılar içinde tam iki senesini dolduracağı bu gemideki ilk ve son görevinin başına atılıp:

sayfa - 27



Aniden yukarı taraftan gelen gıcırtılarla irkildi. etrafındaki diğer dümencilerde homurdanmaya başladı:

“Allah kahretsin,yine başladı lanet olasıcası”

“ahh. bir yanında olaydımda,sana göstereydim. kafanda paralardım.”bunlar söylendi durdu. Kaptan Joseph hergün aynı vakitlerde eline aldığı keman denen bir müzik aletini çalmaya çalışıyordu. aleti hiç görmemişlerdi. görmekte istemiyorlardı. ayrıca hiç çalamıyordu,zaten beceriksizin tekiymiş.

Az sonra,lostromosunun çaldığı piyanonun sesi gelince şikayetçi sesler sustu. aman Allah'ım bu ne ahenkli bir sesti. herkes büyük bir coşku ve sevinçle onu dinliyordu. araya yine o berbat gıcırtılar girince yine homurtular. işte kötü şeyler olmasaydı,iyi şeyler nasıl anlaşılabilirdiki.

Tam iki yıl olmuştu. denizi,o zamandan beri hiç görmemişti. güverteden gökyüzündeki kuşlara bakıp,sonsuzmuş gibi gelen ufuk,hatta insanın gözlerini kamaştıran güneş. hepsini çok özlemişti.

sayfa - 26



piri reis gözlerini kısarak çekeceği dümen sapına baktı.

“galiba iki yıl olmuşdu.”diye seslice düşündü. bir sağdaki dümen sapına bir soldakine el atıyor,her hareketinde belirlediği sayıca zikrini çekiyordu.

Ya “sübhanallah”,ya “elhamdülillah”,ya “allahuekber”,ya Kur'an,ya ilahi,ya dua,yadalar uzayıp gidiyor.

Evet,hayalette tam iki yılı telef olmuştu. ama onun imanı bu geçen zamanlarını eskiden 63 yaşından sonra yer altına çekilip,Hz Muhammed (sav) bu yaşta vefat etti. ben nasıl olur da toprak üstünde kalırım diyen Ahmet Yesevi hazretleri gibi,oda gemilerin üstlerinden gemilerin en altına indirilmişti. bir nevi aynı hisler. kaderi ilahi. tevekkeltü alellah. Allah'ı bilen zindanlarda dahi olsa bahtiyar değil miydi ?. o da inşallah bu bahtiyarlardandı.

Ellerine baktı. nasırlaşıp,sertleşmişti. önceden güçlü pazulu,çevik,arslan gibi bir Osmanlı kaptanıydı. şimdi o kaptandan fazla eser kalmamıştı. belinde her daim bir ağrı,nemden ayakları paslıydı. birkaç tane olan beyaz saçı sakalı,tümden beyaza bürünmüştü.

sayfa - 25



kaptanın bilinci azalmaya başlıyordu. üstünde tutunmaya çalıştığı tahta parçasını artık sıkamıyordu. “Mürettebatım” diye düşünüyordu “acaba onlara ne olacak ?”.

komik olan,taa buralara kadar ne için gelmişlerdi ? acaba aradıkları şey arkasında mı kalmıştı ? Bilemiyor,göremiyordu. önündeki derya ufka kadar bomboştu. yönleri şaşırmıştı. eğer arkasındaysa,son defa olsun onu göremediği için,için için yanıyordu. hiç gücü kalmamıştı. Tükenmişti. sadece gözleri ve çalışan beyni için enerjisi vardı. o kadar.

Arkasında dalgaların vurduğu esrarengiz gemiden,gıcırtı yayan bir ses duydu. Kulakları duymaya başlamıştı. Hemde çok iyi. İrkildi. yoksa o hala sağlammıydı ? Maalesef evet. metal birşey üzerinde yürüyen birkaç ayak sesi duydu. ama gözleri kayıyordu. göz kapakları tonlarca ağırlıktaydı sanki üşüyorduda. gemilerini denizlerden denizlere taşıyan dost rüzgar şimdide ona hainlik ediyordu. suyun üstündeki ıslak vücudunu saran elbiseye vuruyordu. titremeye başladı. başı ve çenesi sallanıyor,dişleride gıcırdayarak son enerjisini hızla tüketiyordu.

uyumadan önce kalan enerjisiyle duyduğu tek şey,gıcık bir ses tonuyla:

“alın şunu”.


***

sayfa - 24



Güm. işte bu son atıştı. acaba bizden mi ondan mı?şu kesindi ki,gemimiz aldığı aşırı yaralara dayanamayıp batmaya başladı. sağa yatıyorduı. ortalık hala sahte sisle kaplıydı.

Az önce Cehennemi hatırlatan bu ortam aniden durgunlaşmıştı. kaptan hiçbir ses duymuyordu. kulakları sağırlaşmıştı. Denizin serin dalgaları suratına dokunuyor. sadece belli belirsiz önündeki korkunç manzaraya bakıp,ağlamak istiyor. ama onuda başaramıyordu. ıslak alnından burun kenarlarına oradan aşağıya doğru sulu kan canını yakarak akıyor,çenesinde birleşerek ıslak sakalını kızıla boyuyordu.

Ve gemi gıcırtılar,köpükler,anaforlar çıkartarak battı. her taraf ya ceset ya da inleyen yaralı doluydu. kaptan da bu yaralılardan biriydi. fıçılar,sandıklar,cesetler. kaptan,geçen seneden beri duyduğu,bugün iki defa gördüğü bu manzarayı,artık şahsen tecrübe etmişti. bunu yaşayanların ne gibi şeylerle karşılaştığını eğer yaşayabilirse ileride çok iyi anlayacaktı.

sayfa - 23



Gümm. ilk düşman ateşi başladı ve gümlemeler birbirini takip etti. biri yelkeni deldi,biri toplardan birini uçurdu,biri bir gurup leventi dağıttı. hakeza ortaya çıkan garip görünüşlü gemi yakın olduğu ve toplarıda güçlü olduğundan her bir dokunuşu derin yaralar açıyordu. ortalık toz duman,etrafta tahta parçaları uçuşuyor. bağırmalar göğe yükselirken,kaptan:

“ateş”diye bağırdı. dost ateşide başladı. Güm,güm,güm. karşıya ne hasar verdiği anlaşılamıyordu. her taraf suni barut sisiyle dolmuştu. Arkasından gelen suni siste buna katılıyordu. Ortalık herbir şeyin karışımı bir kokuyla doluydu. toz,kan,barut,ter... kulaklar sağır olmuştu. belki kaptanın ateş diye bağırmasına değilde,reflekslerinden dolayı topları ateşlemişti leventler. evet bu akla daha yakındı.

Her isabette gemi şiddetli sarsılıyordu. şimdide ana yelken direği gıcırdayarak yıkılmaya başladı. kaptan şaşırmıştı. acaba nasıl bir güç bu koca direği devirebiliyordu.

”Allah'ım bizleri koru,dinini koru”diye dua ediyorken,bağırışmalar daha da arttı. Topların darbeside artmıştı. sanki karşılarında bir gemi yoktu,on gemi vardı. yani bizimkiler bir atarken onlar on yada daha fazlasını cevap olarak yolluyordu.

sayfa - 22



garip olan birşey daha vardı ki;bu sis çok pis kokmaktaydı. domuz gibi desek abartırmıyız acaba ?

Üst güvertedeki herkes gözlerini dört açmış pis kokulu bu sis bulutunun içerisinde bir hareket,herhangi bir şekil arıyordu. kaptan birden bir karartı gördü. ama tekrar kaybetti.

Aniden geminin onbeş metre ilerisinde denizin içinden gelen köpükler yüzeye çıkmaya başladı. bunlar her geçen saniyede iki yada üç katına çıkarak önce gemi boyunca sonra dahada fazlaca çoğaldı. Gemilerinden de büyük bir alanı kapladı. her taraf çıkan köpüklerle,patlayan sesleriyle doldu. bu arada siste iyice yaklaşmıştı.

Beyazımtırak bir karartı yüzeye doğru yaklaşıyordu. ama tepesi siyahtı. yaklaştıkça heybeti seçilebiliyordu. tüm gözler daha da irileşmiş olarak ona bakıyordu. yaklaştı ve güm diye ortaya çıkınca her taraf deniz suyuyla ıslandı. gemi zelzele yemiş gibi sallanıyordu. leventlerin bazıları geminin sağından bazıları solundan bağırarak denize yuvarlandı. kaptan sıkı tutunduğu için yırtmıştı. ama ihtiyarın bedeni kanlar içinde bir o yana bir bu yana patates çuvalı gibi vurup durdu. güverteyi sular doldurmuştu.

sayfa - 21



Kaptan gülerek merdivenleri çıktı. artık kalbi daha bir rahattı. ölümden de korkmuyordu. bütün mürettebat gibi o da ölümü diğer aleme bir kapı olarak görüyordu. ya şehit olacaktılar yada gazi.

Sis bulutu yaklaştıkça yaklaşıyordu. bu koca gemiyi yutmaya çalışacaktı. bu arada,sinir bozan bu ihtiyar hala:

”ben demedim mi,söylemedim mi,ruhumu vermeyeceğim sana...”gibi dırdırlarıyla kaptanın kafasını iyice şişirmişti. kaptan,onu bir kere daha uyararak çenesini kapatmasını söyledi.

dinleyen kim. kaptanın burasına gelmişti artık. kaşlarını çattı. kollarını sıyırdı. ona doğru yürürken yumruğunu sıkıp havaya kaldırdı ve ihtiyarın kafasının ortasına balyoz gibi indirdi. adamcağızın sarı saçlarını örten şapkası bir akordeon gibi yaylandı,gözleri etraflarında döndü,vücudu sallana sallana yere yığıldı. bu manzara bir an herkesi tebessüm ettirdi. ama şu üzerlerine gelip,onları yutmaya çalışan sisi görünce eski ciddiyetli hallerine geri döndüler.

sayfa - 20



şaşkınlıktan küçük dillerini yutan leventler,gözlerini kırpıştırarak yaşadıklarını belli ettiler. akılları başlarına gelince aşağı kamaradaki toplara hücum ettiler. topları sis bulutunun içine doğru iyice çevirdiler. kürekleride kaydırarak yedek top deliklerini de hazırladılar. topların içine barutu koyup,top mermisini yerleştirdiler,yedek top mermilerinide yanlarına dizdiler,yedek fitillerde tamamdı. herşeyin hazır olduğunu tekrar gözden geçirdikten sonra,kendilerine bakan kaptana doğru dönüp:

“hazırız kaptan” diyerek teker teker tekmil verdiler. kaptan aşağıya inen merdivenin yarısında durmuş,onlara bakıyordu: ”haydi aslanlarım göreyim sizleri. biliyorsunuz,bu kuru bir sevda için değildir. gözlerinizden beni çok iyi anladığınızı görebiliyorum. Ölüp te görüşememek var. ben sizlere hakkımı helal ettim. sizde helal edin.” dedi. tek ve tok bir “helal olsun”.

sayfa -19



“kaptan şuraya bakın...”diye avazı çıktığı kadar bağırdı. yaralıları çekmeye çalışan kaptan ve gemidekilerin gözleri ihtiyara çevrildi. kaptan tam yumruğunu onun kafasına vuracaktı ki. kendini toparladı,ona dikkat kesildi. ihtiyarın gözleri ve titreyen elleri,arkalarındaki açık sahili gösteriyordu. şaşkınlıkla tüm gözler gösterdiği tarafa çevrildi.

Ve başladı ağlayıp dövünmeye “ben size demedim mi. hayalet gelecek diye. ruhumu alacak diye. torunumu da aldı bu domuz. şimdi sizinkini de alacak diye...”Denizin içinden yukarılara ve etrafa beyaz bir sis bulutu yükselirken,kaptan soğukkanlılıkla gelişmeleri takip ediyordu:

“top başına”diye bağırdı. ama olayın şaşkınlığından kimse duymamıştı. deminkinden daha gür ve kararlı bir ses tonuyla gürledi:

“yiğitlerim. topların başına geçin. uyumayın bre !”

sayfa - 18



Tüm bu olaylar,keşif gemisinin şimdiki bulunduğu yer ile yaralıların bulunduğu ada arasındaki geniş alanda meydana gelmişti. leventlerin çoğu güvertede yada direklerde,genelde bu bölgeyi tarıyordu. yaşlı ihtiyarda aynı düşüncelerle gözleri kısık yakınlarını ararken. birden kulağına çok derinlerden garip bir ses geldi. Rüzgar ensesinde ıslık çaldı,geçti. içine arkasına bakma isteği doğdu.

arkasına döndü,ama ufuğa kadar denizde bir gariplik yoktu. tam kafasını tekrar çevireceği sırada “fos” diye deniz yüzeyinden göğe doğru tekrar o lanet beyaz sis dumanı çıkmaya başladı. gözleri açıldı,açıldı neredeyse yerinden fırlayacakmış gibi oldu. titreyen elleri ile yanındaki kaptanı dürtmeye başladı. kaptan ona ters ters bakıyor,sinirleniyodu.

“ka...ka...kap...kaptan”diye kekeledi,yutkundu. birden kendini toparladı ve:

sayfa - 17



Toplanan yaralılar hemen en yakındaki adaya götürülüp,tedavilerine başlandı. bunlar yaklaşık yüz kişiye yaklaşıyordu. birkaç tanesi hariç ağır yaralı yoktu. geminin mürettebatından yirmi kişi burada bırakılarak tekrar yaralı toplama işine çıkıldı. martılar kaçmış,güneş bulutların arasına saklanmış gizlice onlara bakıyordu.

batık gemilerin direkleri arasından usta manevralarla tekrar yaralı avına çıktılar. bir taraftan bağırıyor,diğer taraftan görülebilen yaralılar toplanıyordu. yaşlı ihtiyarda kendine gelmiş,arama işine yardıma katılmıştı. çünkü torunu ve gelini hala bulunamamıştı. belkide son bir ümitle...

***

sayfa -16



İşte bizim gemimizde bu tür bilgi ve iddiaların kaynağını bulmak,eğer varsa bu düşman gemisinin şekil ve şemalini araştırıp,öğrenmek ve bildirmek için Osmanlı Padişahı tarafından özel olarak görevlendirilmişti. yaklaşık altı aydan beridir Yunan adalarının etrafında dönüp dolaşıyorlardı. ama hep geç kalıyor,enkazlarla karşılaşıyorlardı. gerisi denizdi.

kaptan ve leventlerin yürekleri,hep onu yakalayacaklarına karşı ümit doluydu. çünkü biliyorlardı ki her geçen günde bu melun şey,İslam için büyük zarar demekti. bunu o melunun yaptklarından anlayabiliyorlardı. batırdıkları,yok ettikleri gemilerin çoğu Müslüman tacirlere aitti. artık tacirler denizden korkup,karadan mal gönderiyorlardı. bu hem zaman kaybı,hem malın pahalanması,hem fakirlerin artması,böylece İslam devletinin zarar görerek,zamanla yıkılmasına bile neden olabilirdi animallah. işte gerçek apaçık buydu.

sayfa - 15



olay genelde şöyle cereyan ediyordu:

”etrafın çok sakin olduğu bir anda,birden bire denizin içinden yukarılara doğru çıkıp etrafa saçılan bir sis bulutu her yeri kaplamaya başlıyordu. kurban gemimiz,yavaşça sislerin arasına giriyor,ansızın beyaz birşey beliriyor ve herşey mahfoluyordu.” bu kadar. çünkü şimdiye kadar,şu an güverte de yatan adamdan başka yaşayan bir görgü tanığı bulunamamıştı yada saatler önce ki ihtiyar gibi. ama o da mevta.

Leventlerden biri bağırarak birisini daha bulduğunu duyurdu. Başka bir levent daha birini görmiştü ve diğerleride. pek çok yaralıya ulaşılabiliyordu. bu bir bakıma sevindirici bir haberdi. bu kadar şahit. her biri farklı bir şey görmüş olabileceğinden,pek çok yararlı bilgilere ulaşılabilirdi ve her bilgi bu melun düşmanın yok olması ve İslam ordularının selameti için gerekliydi.

sayfa - 14



“şu kahverengi elbiseli,sarı saçlı adamdan geliyor” diyerek,tahta parçasına tutunmuş sesin kaynağını gösterdi. birkaç levent hemen davranarak onu aldı,gemiye bindirdiler. Yaralıydı. su istedi. zarar verir diye,şimdilik vermediler. herkes başına toplandığı için: ”dağılın” dendi.

“anlat ihtiyar.”diyen bir çok,çift göz onu süzüyordu.

“biz”dedi. boğazı düğümlenmiş gibi yutkundu. yine aynı boğuk,derinden gelen sesiyle ”bu kıyılara mola vermek için yanaşmıştık. birden bir duman pehda oldu. bizi yuttu. içinden hayalet çıkarak hepimizi pamuk iplikleri gibi dağıttı.” durup dururken aniden denizden yeni çıkıp, çırpınan balıklar gibi sert,hırıltılı sesle:

“hayır,hayır. ruhumu ona,lanet olasıcasına vermiyeceğim. onun kölesi olmayacağım...isa peygamber....hayır.hayır...”diye çırpınıyordu. gemicilerin gergin olan siniri dahada asabileşiyorken. Hayallere dalan tecrübeli kaptan,böyle bir söylentiyi ilk defa üç sene önce duymuştu. ondan sonra pek çok defa daha..aslında sihirli olan kelime şuydu: ”hayalet gemi”.


sayfa - 13



Duman dağılmaya başlamıştı. gemi parçaları daha da artmıştı. sol cenahta görülen karartıya kaptan ateş emri vermiş,üç topun patlamasıyla karartı vurulmuştu. duman dağılmış,şimdi biraz daha dağılmıştı. vurdukları geminin harabeye dönmüş,yanan başka bir gemi olduğunu gördüler. ağır ağır batıyordu. buda diğer iki gemininki gibi,direkleri adaya yakın olarak yan yattı. bu üç gemide bilinmeyen bir gemi tarafından bertaraf edilmişti. Şimdi sorun şuydu ki:”acaba suçlu gemi neredeydi?” herkes dağılıp giden sisten arda kalan apaçık bu güneş altında sağa sola bakıyordu. ama yoktu. sanki kuş olup uçmuştu. hemde bu kadar kısa bir zamanda.

Her taraf yakıp yıkılan gemilerin organlarıyla doluydu. cesetler gırla. kaptan,ön kasaraya gitmiş,ön tarafı araştırıp bir şeyler öğrenmeye çalışırken,bir yerden imdat isteyen bir ses işitti. herkese susmalarını söyledi,kulaklarını dört açtılar.”işte” dedi:


sayfa - 12



Martılarda bu şenliğe katılmak istiyordu. ama kaptanın bir bakışı,tüm yiğit leventleri uyarmaya yetmiş,yine canı gönülden işlerine dönmüşlerdi.

Şenlikli ortamı top sesleri iyice ciddileştiriyordu. sanki onlarca gemi çarpışıyordu. bu herkesi galeyana getirmişti. leventler şehit olmak istiyor. rüzgarın daha da fazla esmesi için dua ediyor,neredeyse kendileri direklere çıkacak yelkenlere üfleyeceklerdi. Kürekleride de zorlayıp kıracaklardı.

Daha da yaklaştıkça,siyah duman daha da büyüdü. toplarda daha şiddetli gümlüyordu. lakin aniden top sesleri kesildi.

Daha da yaklaştıkça,siyah dumanın arkasındaki beyaz duman da daha net seçilebiyordu.

adanın sağından temkinli temkinli ilerlediler. bir zaman sonra yine yanmış tahta parçaları,fıçılar,sandıklar ortaya çıkmaya başladı. az kalsın gemiye çarpıyorlardı. ortalık barut dumanı ve onun ağır,keskin kokusuyla kaplanmıştı. deniz yüzeyi çok durgundu. gözcüye dikkatlice bakmaya çalışan kaptan,çoktan bütün topları hazırlatmış,bu suni karanlıkta nereden gelebileceği belli olmayan düşmana karşı tedbir aldırmıştı. hiç kimseden çıt bile çıkmıyor,sanki nefes bile almıyordular.


sayfa - 11



Cihangir,üç adet kocaman direğe sahip büyük bir gemiydi. bu gibi işler için özel olarak yapılmıştı. üst güverte hariç üç katlıydı. orta katta kürekler için yer ayrılmışken,üstteki katta topların ve cephanenin yeri bulunuyordu. istendiği taktirde orta katta toplarla doldurulabilirdi. 150 yolcusu vardı. 50 tanede top. topların bu kadar az olmasının nedeni geminin daha hafif gelmesi. böylece geminin daha hızlı olması sağlandı. çünkü,bu sadece bir keşif gemisiydi.

Yelkenler fora edildi. geminin ucundaki kartal simgesi,duman yönüne çevrildi. rüzgar onlardan yanaydı. Dalgaları yarıp arkalarında yara izleri bırakıyorlardı. bu sırada geminin sağ tarafında 2-3 tane yunus gözüktü. denizde zıplayıp dalarak onlara eşlik ediyorlardı. gözcü Cıbız Osman onları görünce hayli sevindi. sanki denizde aç kalmışlarda,onlara ekmek parçaları attı. garip olanı,yunuslar ekmek parçalarını havada kapıp iştahla yiyiyor. sonrada başka yok mu der gibi kuyruklarına kadar denizin üstüne çıkarak öyle yüzüyorlardı. herkes onlara bakmaya çalışıyor: ”maşallah,barekallah”diyerek onları kutluyordu.

sayfa - 10



Vakit ikindi olmuştu. namaz eda edildi. Eller açılıp bu tefekküri manzara içerisinde sağlam dualar edildi. biraz daha dinlenmeye dağılmıştılar. kaptanda defterini çıkarıp aklını kağıda dökecekti ki. gözcü forsa:

“kaptan...kaptan....”diye uzun uzun bağırıyor. elini kolunu sallayarak sahildekilerin dikkatini çekmeye çalışıyordu. Gemideki diğer mürettebatında,biraraya toplanmış oraya baktıkları görülebiliyordu. Gözcü,bütün gözlerin tek tek kendine çevrildiğini anladıktan sonra,yaklaşık yarım saatlik bir mesafede olduğu anlaşılan bir adanın arkasından göklere çıkan,siyah bir dumanı gösterdi.

Kaptanın yüzü güldü.”inşallah onlardır”diye bir an düşündükten sonra mürettebata döndü:

“haydin yiğitlerim hareketsizlikten paslanacağız gayri. gazamız şimdiden mübarek olsun” diyerek cihat aşkıyla,vatan millet sevgisiyle yanan gönülleri tutuşturdu. hemen toparlanmaya başladılar. filikalara atlayıp “cihangir”adlı kadırga tipi gemilerine yöneldiler.

***

sayfa - 9



Bu küçük Cennetçik içerisinde ilerlerken,çevreye uymayan yabancı bir unsur aradılar. bir saatten fazla dolaşmalarına rağmen ada bitmiş ama garip bir şey bulamamışlardı.

Kaptan,leventlerin yanında otururken yine hatıralarını ve gördüklerini yazdığı defterini çıkardı. yazmaya başladı. tarihi çok severdi. hem okumayı,hem de “yarınlara ışık tutması için” yazıyorum derdi. hemen hemen her gün aksatmadan yazmaya çalışırdı. lakin birkaç günden beri tembellik edip defterini yalnız bırakmıştı. işte şimdi bu hasretlerini gideriyorlardu.

Bu arada leventlerde kılıçlarını aralarında vuruşarak şıngırdatıyor,bileyliyor çeşitli idman hareketleri yapıyordu. kimileri namahrem bölgeleri kapalı olarak denize girmiş,kimileride güneşin altına kedi gibi kurulmuştu. herkeste garip bir mutluluk,huzur vardı. bu da imanlarından gelen cesaretti. hakiki imana sahip olan insan tek başına dünyaya karşı koyabilirdi. ne korsanlar,ne de aradıkları melun gemi. Deveyide serbest bırakmıyorlardı tabii.

sayfa - 8



“kaptan,hatırlar mısın geçen seneki Kıbrıs seferinde şehit olan arkadaşımız Lodos Kenan'ın da bunlara benzeyen bir kuşu vardı. Yunanca ve Türkçe konuşup,sorulanlara cevapta verebiliyordu.”kaptan tebessüm ederken,evet der gibi başını salladı. sonra yola devam ederken tüm şehitlerin ruhlarına bir Fatiha okudular.

biraz daha ilerlemişlerdi. tam bu sırada yan yatmış geminin su üstündeki direği gözüktü. hani,her mezarın başında bir taşta “falan kişi burada yatmaktadır” der ya,işte bu yamuk duran direkte bu geminin mezar taşı hükmündeydi. dolaştıkları tüm sahil kenarında olduğundan daha fazla gemi parçaları bu bölgedeydi. ak pak sudan dolayı geminin çoğu denizin içinden yamuk yumukta olsa görülebiliyordu. aslında cesetleri buralarda bir yerde toplamış,onları yine buraya gömmüşlerdi. lakin dinlenmek için adanın diğer tarafına geçmişlerdi.

sayfa - 8



“kaptan,hatırlar mısın geçen seneki Kıbrıs seferinde şehit olan arkadaşımız Lodos Kenan'ın da bunlara benzeyen bir kuşu vardı. Yunanca ve Türkçe konuşup,sorulanlara cevapta verebiliyordu.”kaptan tebessüm ederken,evet der gibi başını salladı. sonra yola devam ederken tüm şehitlerin ruhlarına bir Fatiha okudular.

biraz daha ilerlemişlerdi. tam bu sırada yan yatmış geminin su üstündeki direği gözüktü. hani,her mezarın başında bir taşta “falan kişi burada yatmaktadır” der ya,işte bu yamuk duran direkte bu geminin mezar taşı hükmündeydi. dolaştıkları tüm sahil kenarında olduğundan daha fazla gemi parçaları bu bölgedeydi. ak pak sudan dolayı geminin çoğu denizin içinden yamuk yumukta olsa görülebiliyordu. aslında cesetleri buralarda bir yerde toplamış,onları yine buraya gömmüşlerdi. lakin dinlenmek için adanın diğer tarafına geçmişlerdi.

sayfa - 7



Kaptan yorulan mürettebata adada mola verdirerek dinlenmelerini söyledi. çıkmış oldukları bu ada çok güzel bir yerdi. bembeyaz kumlar,yemyeşil ağaçlar,çeşit çeşit kuşlarla insana başka bir Cennet köşesini hatırlatıyordu. leventler
dinlenirken,kaptan yardımcısı Murat'ı da yanına alarak adanın etrafında dolaşmaya çıktılar.

Adayı ve çevreyi araştırırken dev gibi kaplumbağalarla karşılaşmışlardı. kocaman bir kaya parçası gibiydiler. kaptan,Piri Resis bunlardan birinin üstüne bindi. ama hayvanat gık bile demeden onu taşıdı. mübarekler çok güçlüydüler. maşallahlarla onlara veda ederken,bir papağan sürüsüyle karşılaştılar. yeşil,kırmızı,mavi,sarı renklerinin en güzel tonlarında olan bu hayvancıklar,siz ne söylerseniz aynını tekrar söylüyordu. Lostromo Murat,aralarından bir tanesini işaret ederek:

sayfa - 6


Kaptan,başını iki yana sallayarak: ”anlaşılan yine bekleyeceğiz”diye düşündü.” ya Sabır.” bir an bir ölüm sessizliği hissedildi. ama martılar ve dalgalar hemen bu sükutiliği bozdular.

Kaptan hüzün ve sevinçle karışık duygular içinde sallanan gemide ayağa kalkarak yaşlı denizcinin cesedine bir süre baktı.

”her canlı ölümü tadacaktır” dedi. yardımcısı Murat'a dönerek: ”bari son görevimizi yapalım da,şunları gömelim.”dedi.

biraz zor oldu ama denize dağılmış tüm cesetler toplandı,en yakındaki adaya götürülerek gömüldü.


***


sayfa - 5



”n'olur bre ?”dedi,o eli sımsıkı tuttu. neredeyse kemiklerini kıracaktı. derin nefes alarak sakinleşirken,elin sahibini gemiye çekti. gelen ses üzerine gözler önce Halil'e sonra da yaralıya çevrildi.

Kaptan da hemen gelmiş. vücudunun çoğu yeri yanmış,yara bereli,saç sakal karışık,son nefesini vermeye çalışan ihtiyara:

“hey arkadaş ! Ne oldu burada ?”diye sordu. yorgun ve bitkin olan ihtiyar feri sönmüş gözlerini açtı. titreyen alt dudağından sızan sular yüzünden boğuk bir sesle,sadece:

“hayalet !”diyebildi. ruhunu teslim ederken başı sağa kaymıştı.

Yine aynı kelime,yine aynı duygular. başkalarında korku,ümitsizlik oluşturabilen bu kelime,gemicilerimizde merak ve sevinç uyandırıyordu. adamakıllı bir düşmanla karşılaşmayalı kim bilir kaç yıl olmuştu? hep kof gemiler,hep kof kaptanlar,forsalar. Ve bilinmeyen bir gemi.

sayfa - 4



Leventler,bir taraftan bağırıp cesetleri yoklayıp,yaşayan olup olmadığını araştırırken,kaptanın eli yine alnında,başını ve gözlerini oynatarak bir şeyler arıyordu.

“acaba gemi nerede ?”diye düşünürken,korsanlarıda aklından çıkarmıyordu. bu mekan korsanları ve onların kurbanlarına yaptıklarıyla da meşhur olmuş bir yerdi.

kaptan,direğin tepesindeki genç levente döndü. ”Osman.”diye sessizce seslendi.” fazla gürültü etme. etraf fazla tekin gözükmüyor. hele bak bakalım hergangi bir gemi görebilecek misin?” derken,kendiside etrafa bakınıyordu. rüzgar yine tatlı tatlı esiyor,dalgalar hem gemiyi hem batan geminin parçalarını sallıyordu. balıklarda güya ölenlerin cenaze namazına gelmişti.

Aniden denizden çıkan bir el,Uzun Halil'in kolunu sımsıkı tuttu. korkusuz Halil'in durduğu flika sallandı. sol kaşını kaldırdı,gözlerini fal taşı gibi açtı,sinirli sinirli:

sayfa - 3



Aniden,omuzlarını salladı,gözlerini kırpıştırdı. kendine geliyordu. sağ omuzundan direkteki gözcüye bakmak için kafasını çevirirken sakalının telleri gömleğinin yakasına takılıp canını bayağı bir yaktı. başını yukarı kaldırıp,boynunu sıvazladı.

“kaptan” diye kalın ve gür sesiyle direkteki gözcü bağırıyor,sağ işaret parmağıyla gösterdiği yeri kastederek ”şu karşıdaki adanın açıklarında karartılar görüyorum”dedi.

Kaptan önce kambur sırtını gerip,düzeltti. tüm bedenini arkaya doğru çevirdi. sağ elini kaşlarının üzerine koyup kısık gözlerle biraz araştırdıktan sonra nihayet karartıları seçebildi.

Verdiği emirle,geminin burnu bu meçhul karartılara doğru çevrildi. daha da yaklaşıldıkça,aslında bunların tahrip edilmiş bir gemiden artakalan yanmış tahta parçaları,sandıklar,fıçılar hatta cesetler olduğunu dehşetle fark etti. Cennet içinde Cehennem manzaraları. hatta ve hatta,bunlar sadece vardıkları bu yerde değil,dalgalarla yakındaki adanın etrafını da kaplamıştı.

sayfa - 2


Ama dalgaları yırtıp,martıları dağıtan bu yabancı gemi biranda herkesin rahatını kaçırdı. rüzgar bu manzaradaki tüm arkadaşlarına hainlik edip,bir kere daha iki yüzlülüğünü göstermişti. çünkü rüzgar,dost düşman demeden herkese yardım ediyordu. ki onlara göre en büyük hatası da bu idi.

Güneşte şimdi epeyce yükselmişti. Bululutları sağa sola dağıtmış, kendini olabildiğince sıkarak ortalığı kavurmaya çalışıyordu. Rüzgar,ona da hainlik edip ortalığı serinletmekteydi.

Çok uzaklardan geldiği ilk bakışta belli olmayan bu meçhul gemideki yolcu. rahatlarını bozup bozmadığını umursamadan bu manzaraya bakıyordu. dalgaların gemiye vurarak çıkardığı “şı”lamaları,martıların “gak”lamaları kulaklarına;gökyüzünün açık mavi rengi,denizin koyu mavi rengi gözlerine;rüzgarın serinliği,güneşin sıcaklığı da tenine ayrı ayrı tefekkür hazları veriyordu. sanki karşısında Cennet'in bir kopyası vardı. iyi ki gelmişlerdi. gözleri nemli,yüzünde bir tebessüm,tüyleri diken diken,omuzlarından dizlerine doğru titreyen bir ürpertiyle,bir düşünceden diğer bir düşünceye dalıp duruyordu.

PİRİ REİS:HAYALET GEMİ “BAŞLANGIÇ”

sayfa - 1
Gökyüzünün koyu mavi rengi tepelerin ardına doğru sararmaktaydı. güneş ha doğdu ha doğacak. martılar kanatlarını açmış,aşağıdaki sonsuzluğa dalmaya hazırlanıyordu. öyle çok bağırıyorlardı ki,insan ne düşündüğünü bile duyamıyordu.

Zaman geçti. İşte,güneş doğmuştu. bulutlar dahada belirginleşti. bu arada martıların çoğu denize girmiş, rızklarını yemiş,hatta sabah banyolarını bile yapmışlardı.

Denizleri yararak ilerleyen gemi şimdi daha net görülebiliyordu.

Eskiden yaşlı bir bilge dermiş ki:tanrılar bir gün acıkmış,yeryüzünü yerken kırıntıları bu küçük adacıkları oluşturmuş. işte bu kırıntıların üzerlerinde bulunan ağaçlar,serin esen rüzgar karşısında hışırtılarla yapraklarını sallıyor,bir nevi raks ediyor. Dalgalar ise sanki sabah yemeklerini bu kırıntıları yalayarak temin ediyordu. Şimdilik herkes hayatından memnundu.